10 Aralık 2012 Pazartesi

İbrahim Safi

İbrahim Safi (1898 - 1983)

1898'de Kafkasya Nahcivan doğumludur. İlk sanat eğitimini Erivan Lisesi'nde okuduğu yıllarda resim öğretmeni Kolzastan ve Akademi mezunu akrabalarından aldı. Genç yaşlardaki eğitimini Moskova Güzel Sanatlar Akademisi'nde alan İbrahim Safi, I. Dünya Savaşı sırasında İstanbul'a gelmiş ve burada yerleşmiştir. İstanbul'da Sanayi-i Nefise Mektebi'ne girerek 1923 yılında buradan mezun oldu. Naci Kalmukoğlu ile birlikte çalışıp, yurtiçi ve yurtdışında birçok sergi düzenledi. 1983 yılında ölen İbrahim Safi, empresyonist, realist çalışmaları ile tanınır. Eserlerinde canlı renkler kullanan sanatçı konu olarak daha çok peyzajları seçmiştir. Eserleri birçok özel koleksiyonda yer almaktadır.

ESERLERİ



Alıntıdır


7 Aralık 2012 Cuma

Sanat ve Aşk, Aynı Kaynaktan mı Beslenir?






Aşk da… sanat da aykırıdır çünkü sanatı aykırılık besler, aşkın ise kendisi zaten aykırılıktır.
Tıpkı sanatçı gibi… sıradanın dışında durur aşk…
Aşk ve sanatın buluştuğu en temel nokta “güzellik” tir…


Sanat da güzelden beslenir aşk da…
Bir yerde sanat varsa güzellik ve incelik vardır…
Bir yerde aşk varsa, eriyerek yumuşayan/estetize bir gönül vardır…
Sevgilinin güzelliğiyle hamura döner gönül; sevgilinin şeklini almak, ona benzemek için…
Sanatı ve aşkı besleyen hakikat ise tutkudur…
Tutku, aynı zamanda aşığın ve sanatçının varoluşudur.
Sanatçı güzel bir sanat yaratmak için çırpınıp durur; âşık kendini güzel olan sevgili de yok etmek için ç… Âşık ruhunu verir sevgiliye, sanatçı ise eserine…
Bu yüzden sanatın da aşkın da sonu hep trajiktir çünkü aşk ve sanat muma benzer, aydınlatırken yanıp erirler…
Yanmak, ham olmaktan kurtulup pişmek değil midir?
“Hamdım, yandım piştim” diyen sanatçı, pişerken acı çekmekten başka ne yapmıştır ki?
Bu yüzden aşk ve sanat trajik olandan beslenir ve trajik olana sürekli akıp gider…
Aşkı bilmeyen bir kişi, kanımca sanatçı olamaz, aşkı yaşayan zaten sanatçıdır, çünkü bir güzsellik(sevgili) karşısında çarpılmış, bir güzellikte kendini yok etmek istemektedir…
Çarpıldığı için de ona benzemek ister…
Sanatçı sanatın kölesi ise âşık da sevgilinin kölesidir…
Sanatçı ben deha mı sanatıma verdim der, âşık ise ben hayatı mı sevgilime…
Aşk ve sanat hiçbir yarar beklemeksizin hareket eden iki olgudur…
Sanatçı kendini yarattığı eserde bulduğu için sanatını yapar, âşık sevgili de bulduğu için…
Aşığın dünyası sevgiliden ibarettir çünkü…
Sanat, yaratıcıdan aldığı ilhamla yaratıcılığa soyunur, âşık yaratıcının yarattığı güzellik karşısında acizliğini belirterek önünde usulca diz çöker…
Hatta daha ileri gederek onun tutsağı olduğunu belirtir ve şöyle seslenir:

“Dağlar dağladı beni
Gören ağladı beni
Demir zincir kar etmez
Saçın bağladı beni”

Bir saçın esiri olmak veya sevgilinin bir tutam saçından asılmayı istemektir aşk…
Sanat, yüreğin çırpınışını şekillere dökmek, yazıya geçirmek, saza, söze dönüştürmektir.
Aşk da ruhun sesidir, sanat da… Ruhunun sesini dinleyenler aşkılar ve sanatçılardır…
Hatta aşksız sanat olmaz…
En güzel şiiri aşkla yazar şair, en güzel türküyü aşkla yorumlar türkücü…
Heykeltıraş aşkla yontar, ressam aşkın rengiyle boyar tuvalini…
Aşk, bir yankıdır sanatta tezahür eden…
Aşk bir oluş bir yaratıştır kendini gönlün ateşinde…
Kadın Allah’ın cemal sıfatını, erkek celal sıfatını sembolize eder.
Cemal sıfatı güzelliktir, bu yüzden aşkta erkek özne, kadın çoğu kez nesnedir…
Daha açık ifadeyle yaratıcının güzelliğinin insan yüzünde tecelli ettiği ve bu tecellinin doruk noktasının kadın yüzü olduğu söylenir…
Kadın, bu anlamda hem güzelliği hem de cazibeyi sembolize eder…
İslam’da göz nur, yüz kutsaldır, ona küfredilemez…
Aşk ve sanatın olduğu yerde insaniliğin en son noktası (kemal) vardır.
Aşk da sanat da ideal olana ulaşmak ister…
Yüz kusur eser yazıp, en güzel şiirlere imza atan bir şairin “söylenmedik sözlerin hasreti dudağımda” diye yakınması anlamlıdır…
Aşk idealize edilendir tıpkı sanat gibi…
Âşık idealize ettiği sevgili için yanıp tutuşur, sanatçı ruhunda idealize ettiği duyguyu somuta dönüştürmek için…
Her ikisi de güzelliğe ulaşmak, ona dokunmak ister.
Aşk ve sanatın olduğu yerde güzellik, estetik, aydınlık ve insanlığın kemal noktası vardır…
İlahi aşkta doruk noktası fenafillâhtır…
Yani yaratıcıda/güzelde yok olma… Kemale erme… Aşk ve sanat bu anlamda aykırıdır.
Hem de iflah olmaz biçimde aykırıdırlar…
Çünkü aşk da ve sanatta doyum mümkün değildir…
Mümkün olmayanın peşine düşmek ise vasatın dışına çıkmak, aykırı olmaktır…
Âşık insan hayattan kopar, sanatçı da…
Âşık için bütün dünya sevgiliden ibarettir, sanatçı için bütün dünya duygularından…
Onlar bir için tek şey özel ve önemlidir; güzellik/sevgili…
Hatta âşık ve sanatçı/şair: aynı şeyi fısıldarlar:
“vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni”
normal insanlar için hayat/dünya vazgeçilmezdir, âşık ve sanatçılar için güzellik/sevgili…
“Sanatçı ve âşık iyileşmez biçimde aykırıdırlar.
Sanatçı özgünlüğü ararken, yüksek düzeyde anlatımcı olanı ararken, hiç görülmemiş olanı göstermeye ve bu arada başkalarına göstermeye çalışırken alışılmışın dışına düşer.
Sanatçı ve âşık yadırganan kişi olurlar.
Neredeyse her yadırgatıcı özellik vardır onlarda.
Âşık göze batar.
Sanatçı ahlakın kurallarını zorlamadıkça göze batmaz.
O da öyle bir adam diye algılanır.
Aykırılıkta ayak direyen bir sanat da tıpkı aşk gibi karşı tutumları kışkırtacaktır.
Ahlakın kurallarını zorlamayan insan sanatçı değildir.
Aykırılık her şeyden önce yarar gözetmez olanın değerler dizgesinde söz konusu olacaktır.
Âşık daha baştan aykırıdır, daha baştan kurallara aldırmamayı öngörmüş adamdır.
Bu yüzden öfke uyandırır.
Zaten âşık kurallara uymaya kalksa aşkta iki adım atma şansı edemeyecektir.
Toplum her şeyden önce onu ahlak düşkünü görme eğilimindedir.
Âşık bir yana genellikle insanlar sıradan bir serseriye bile düşman gözüyle bakarlar.
Oysa âşık adamın âşık olmakla bir ahlak sorunu yaratmış olduğu doğru değildir.
Kaldı ki, her yan her anlamda kurallara sıkı sıkıya bağlanmış olan ya da bağlanmış görünen ahlaksızlarla doludur.
Buna karşılık kişi gerçek anlamda bir ahlaklılık örneği oluşturur.
Aşk bir yoldan çıkmadır, yoldan çıkarken göreneklerin hatta alışkanlıkların çizdiği çerçevelerin dışına çıkmadır.
Tek ölçüt sevgili olunca tek değer sevgili olunca onun dışındaki her şey geriye itilir ya da sıradanlığa indirgenir.
Hele çok uygunsuz koşullarda gerçekleşmişse âşık düpedüz topluma karşı ama özellikle aileye karşı işlenmiş bir suçtur…”
Aşk ve sanat, insan ruhunun derin arayışlarının tezahürüdür.
Kendini bilmek isteyen insanın, peşinde koştuğu ideadır…
Ama ne yazık ki, bu idea dünyası, insanı dış dünyaya karşı yabancılaştırır, yalnızlaştırır…
Bu yüzden sanatçılar, ahlaksızlık, âşıklar delilikle suçlanır…
Hatta her ikisi de deliliğin sınırında dolaşıp dururlar…
Sevmeyen insan, Van Gogh’un kulağını kesip sevgilisine göndermesini anlayamaz, sevmeyen adam Stefan Zweig sevgilisi Lotte ile birlikte intihar etmesini anlayamaz…
Aşk, insanın kendini bir canlıda bulma eylemi, sanat ise bir nesne de…
Aşk ve sanat insan olmanın trajik yanıdır.
Ama bu trajik olanda zevkli ve tatlı bir taraf vardır. Aşkın ve sanatın bu tatlı tarafını yalnız sanatçılar ve âşıklar bildiklerinden, haklarında yapılan her türlü tanımlamalara bıyık altından gülüp geçerler.
Çünkü aşığın ve sanatçının dünyasında başkası değil,sevgili/güzellik vardır…
Daha açıkçası kendisi vardır bütün duygusallığıyla…

Kaynak : Rehavasanat.com


5 Aralık 2012 Çarşamba

Sevdim Seni...





'S e v g i n i n 
açamayacağı  kapı,

yaratamayacağı  mucize  yoktur.'

Ben seni; nokta kadar menfaat için virgül gibi eğilmek, soru işaretleriyle dolu cümleler kurup, iki yüzlü ihtiras girdaplarına düşürmek, ünlemle biten heyecanlar, duygular, arzular oluşturup, sonu gelmeyecek maceraların başrol oyuncusu yapmak için değil; Altın sırmalı ipekboli kumaşa büyük harflerle adını adımın yanına yazıp, iki noktanın arasına aşkımın açıklamasını yapmak, seni hangi kavramın ruhuyla sevebileceğimi, hangi açıklamanın beni ve seni en güzel içeriğiyle tarif edebileceğini, sahte sevgilerin paçavra gibi fırlattığı aşıklara, gerçek sevginin anahtarını göstermek için sevdim.

..............................................................

Ben seni; kişinin hem dünyada hem ukbada sevdiği ile beraber olacağını bilerek, gerçek sevginin kişinin kendini aşamasında gizli olduğunu hissederek, karşılık bekleyerek sevenlerin ancak mal değiş tokuşu yaptığını söyleyip, hiçbir karşılık beklemeden teklifsiz de sevilebileceğini göstermek, ızdırapla dağlanan sevginin daha da kuvvetli olacağına inanıp ona talip olmak için sevdim.

..............................................................

Ben seni; sevginin coğrafi sınır tanımayan yanını görmek, bulanık suları durultmak, sisli havaları dağıtmak, gözyaşlarından oluşmuş gelincik tarlasının manzarasında kaybolmak, ruh ve mana güzelliğin karşısında doymadan ve durmadan seyre dalıp, makyajsız, tabi, ve sadeliğin karşısında erimek, sevgilinin hisleriyle, onuruyla oynayanları sehpalarda sallandırıp, onu asli mercaına çekip, yüceltmek ve yücelmek için sevdim. 

..............................................................

Ben seni, asil kişilerin veya kendini öyle sananların cicili bicili laflarla yamalıklı bohça haline getirdiği sevgisiyle değil; basit fakat yüreğinde yanardağları faaliyete geçirecek fitili elinde tutanların asil sevgisiyle, dağları delmeyi, çöllere düşmeyi, zindanlarda çürümeyi, 'Evet beni muradıma erdirecek ilaç budur.' diye, bütün tedaviyi reddeden hasta aşıkların, feri gitmiş gözlerine bir ışık olsun diye sevdim.

..............................................................

Ben seni, benim olasın diye değil; bana beni buldurasın diye, muhafazası zor bu eşsiz cevheri beraber gönüllerimize nakşederiz diye, gecelerin ve gündüzlerin girdabına kapılmadan, akşamdan sabaha umudu taşırız diye, en güzel besteleri, sandalda mehtaba karşı, ellerimiz kenetli, Mevla'ya sunarız diye sevdim.

..............................................................

Ben seni, ölçülü, sade, sakin, ahlaklı, giyim ve kuşamıyla tecavüzden uzak, meşru zeminlerde eğlenmeyi bilen, evinin efendisi, çocuklarının annesi, cennetin ayakları altında olduğuna inandığım haya abidesi, kendisini sömürü aracı olarak kullandırtmayan, nerede, ne zaman, ne konuşacağını bilen, nesli azalan sevgili örneklerine isteği çoğalan bir serserinin ironik bir bakış açısı olduğun için sevdim.

..............................................................

Ben seni üç noktalı cümlelerin sonunu kendimce tamamlamak, alfabetik sıralamaya göre şiirler yazmak, tırnak içinde yazılan başkasına ait cümleleri aşkıma tercüman olsun diye alıntılamak, konuşma çizgisiyle başlayıp, seni konuşturup, gözlerinde ve sözlerinde manevi iklimlere yol almak için sevdim.

..............................................................

B e n   s e n i , b e n i m   o l a s ı n   d i y e   d e ğ i l ;  b a n a   b e n i   b u l d u r a s ı n   d i y e   s e v d i m ...


Ben seni sevdim, yücelsin diye duygular.

Ben seni sevdim, yeşersin diye umutlar.

Bırak bu içi dolmamış cümleleri dediler.

Yine seni sevdim anlamasa da insanlar.


Zekeriya Efiloğlu


Bahar Gelme Üstüme…





Bahar Gelme Üstüme…


..Bahar, yalvarırım çek git işine!.. Salma üstüme çiçeklerini... Aklımı çelme!..

Her sabah çimenlerin çiyden ürpererek uyanıyor bahçemde; sonra güneşle oynaşıp tütsülenmiş gibi buğulanıyor. Ne zaman sokağa çıksam badem ağaçları salkım saçak çiçek... Kavaklar kıpır kıpır, ıslık ıslığa meltem... Kırda dayanılmaz bir kekik kokusu, toprakta türlü çeşit börtü böcek...

Yapma bunu bana bahar, böyle üstüme gelme...!

Zaten damarlarıma zor zaptediyorum kanımı... Çoktan cemreler düşmüş beynime, yüreğime... Kalbimin buzları erimiş. Göğüs kafesimde ne idüğü belirsiz bir kıpırtıyla geziyorum nicedir... Bir de sen çıldırtma beni...

Krizdeyim ben... Tembelliğin sırası değil, uyamam sana... Al git serçelerini sabahlarımdan, çağlalarına, kokularına hakim ol. Meltemlerine söyle, deli gibi ıslık çalıp sokağa çağırmasınlar beni... Bulutların üşüşmesin başıma... Girme kanıma benim... Yoldan çıkarma...!

Sen ki en cilvelisisin mevsimlerin, afrodizyakların en etkilisi, sevdanın suç ortağısın. kıyma bana...!

Biliyorum çünkü, yine kandırıp yeşillendireceksin aşka; gövdemi azdırıp sonra birden çekip gideceksin. Tam kanım kaynamışken sana, toplayıp allarını morlarını, beni bir kuraklığın ortasında terk edeceksin... O iple çektiğim ışığın, dayanılmaz olacak o zaman... Ne o delişmen sabahlar kalacak, ne günaha çağıran çapkın eteklerin uçuştuğu günbatımları... Tembel kuşların şakımaktan bitap, ebruli çiçeklerin kokmaktan... Buselerin nemi kuruyacak çöl rüzgarlarında...

yeşerttiğin çiçekler, yürekler solacak; damar damar çatlayacak ruhumuz... Hayat, bir ezik otlar diyarına dönüşecek yeniden... Yüreğim viraneye... Her bahar sarhoşluğu gibi, geçecek bu sonuncusu da... Ebedi bahar, bir başka bahara kalacak.

İyisi mi, hiç azdırma ruhumu bahar... İş açma başıma... Git işine! Yoldan çıkarma beni!..


Can Dündar (Şiir Gibi Yazılar)


Yalancı Bahar...



Yalancı Bahar


.. Kaç baharı gerçek sanıp kandık söylesenize... Kaçına "Nihayet" hasretle kucak açtık ve kaçında yanıldık... Kaç kez ayaz vurmuş dallarımızda filizlerimiz söndü. Yine de uslanmadık. Yine geveze bir dosta sırlarımızı açar gibi açıldık yalancı bahara...

Yine yanıldık. Peşinden bastıran tipiyle ayıldık. Ne yapalım ki, dalında patlamayı bekleyen bir tomurcuk gibi susamıştık ilkyaza... Kaç zaman olmuştu kendimizi güneşin kollarına bırakıp, ormanda yayılan kekik kokularıyla sarhoş olmayalı...


Tahmin ediyorduk, üzerimize katran rengi bir kafes gibi çöken bulutların ardında güneşin gülümsediğini... Daha ilk ışınları deler delmez kafesi, açtık iştahla ruhumuzun pencerelerini...

Bahar öyle kolay gelmezdi aslında; biliyorduk; yanlış baharlarda az mı ayaz yemiştik. Kaçımız mart güneşine aldanıp açılmış ve kara kafesin ağına düşmüştü yeniden...


Bahar, ilan - ı aşk mevsimiydi; astık aşklarımızı ilan panolarına, sevdalar yasakken daha... Bahar, barışın mevsimiydi; müjdeledik barışı, silahlar konuşurken hâlâ...


Söyledik, ancak yazın söylenecekleri, güneş henüz toprağı ısıtmamışken... Cemreler düşmemişken ilkyazın koynuna...


Yalanmış meğer bahar; daha vakti değilmiş, aşkın da barışın da... Güneşe kananlar, yazı beklerken bahardan oldular; kesildi sesi soluğu, erken öten horozların... İyisi mi itirafçı olalım; biliyorduk "İşte bahar" derken, ardından gelecek ayazı...


"Yalan bu çıkma" demişti temkinliler, edbirliler, "çıkarken üstüne kalın bir şey al"anlar, "başına bir iş gelmesin"den ürkenler... Ama bahar, olanca işvesiyle sokağa çağırıyordu. Aşk, ilan panosuna asılmayı bekliyordu, barış bir kuş gagasında müjdelenmeyi...


"Erken mi geç mi" hesabına gelmezdi ikisi de... Peşlerine düşülmeli, ilan edilmeli, müjdelenmeliydiler. Güneşi görür görmez seranada ve barış türkülerine başladık. Vakti gelmeden açıldık, geç kalmadan davranma telaşında... Erkenmiş. Kursağımızda kaldı bahar sevinçleri...


Erken öten horozlar, erken açmış çiçekler, erken doğmuş bebekler gibi kesildik, solduk, öldük. Yine tedbirliler ulaşacak salimen yaza; biz yakalandık, zalim ayaza...


Ama itirafçı olsak da pişman olmadık. Az da olsa ısındık hiç olmazsa... Vakitsiz de olsa söyledik, söylenmesi gerekeni... "Bahar yalan mıymış gerçek mi" dinlemedik. Güneşin ilk dokunuşuyla haber verelim dedik, ardından gelecek müjdeyi...


Aşk için erkendi belki; barış henüz uzak...

Ama ikisi de gelecekti nasılsa sonunda...

Hep bildik ki, habercisidir yalancı bahar, sahicisinin...


Bazen vaat, hediyeden de kıymetlidir. Kesilmeyi göze alıp erken ötmek yeğdir çoğu zaman, susup doğru zamanı kollamaktan...

Sonunda olan yalana kananlara olur, onlar müjdeledikleri şeyi göremeden giderler. Lakin çoğu buna gönüllüdür. Güneşe en erken onlar dokunmuşlardır, elbet en erken yanan onlar olacaktır.


Belki "İkinci Bahar"ı yaşayanlar bilir kıymetlerini...

Can Dündar (Şiir Gibi Yazılar)